Çanakkale’de dünyaya insanlık dersi de vermiştik

Mustafa Armağan
Mustafa Armağan

Yukarıdaki fotoğrafta ne görüyorsunuz?

Sağ ve sol başta kalpaklı iki Osmanlı zabiti (subayı), soldakinin yanında ellerini önünde kavuşturmuş şapkalı bir papaz, başı açık olanlar Fransız esirler, ortada ise üzerinde Haç işareti bulunan bir cenaze, muhtemelen sedyede boylu boyunca yatmakta.

Osmanlı subayları, bir papaz ve esirler ile bir ölü… 

Kütüphanemdeki Osmanlıca Harb Mecmuası’nda görüp aldığım bu garip ve ilginç fotoğrafın alt yazısını beraberce okuyalım mı? Şöyle yazıyor orada:

“Çanakkale’de batırdığımız Safir tahtelbahrinin mühendisi olup zabitlerimizden birinin denize atladığı halde kurtaramadığı mühendis Bone’nin esir arkadaşları ve papaz huzurunda cenaze merasimi.”

Metnin tahtelbahir dediği bildiğimiz denizaltı gemisi, zabit dediği de subay demektir.

Bir alt satırda ise kalın harflerle şu ibare okunuyor:

“Düşmanlarımızla aramızda medeniyet mukayesesi."

İçinizden ‘Ne demek oluyor şimdi bu?’ diye sordunuz muhtemelen. İşin aslını anlatayım ki tam olarak anlaşılsın fotoğrafın gerçek hikâyesi.

Çanakkale’yi geçmek için “ufacık bir karaya” sarılanlardan Fransız donanmasına mensup Safir adlı denizaltı gemisi her nasılsa Çanakkale Boğazı'ndan mayınlar ve ağlara takılmadan geçmeyi başarmış ve kıyılarımıza yaklaştığı sırada keskin nişancı Bursa Yenişehirli Müstecib Onbaşı tarafından fark edilmiş ve onun attığı mermiler, tam da denizaltı gemisini periskop bacasından vurmayı başarmıştı. Böylece hariçle irtibatı kesiliveren denizaltı gemisinin kaptan ve mühendisleri, can havliyle gemiyi su üstüne çıkarıp denize atlamış ve yüzerek kaçmaya çalışmışlardı. 

Vurulan Safir denizaltısının kaptan ve mürettebatının denize atlayıp kulaç attığını gören subaylarımız da arkasından denize atlamış ve yüzerek onlara ulaşmaya çalışmışlardı. 

Artık denizde bir kovalamaca-kurtarmaca mücadelesi başlamıştı. Ancak Bonnet (Bone) adlı Fransız mühendis, kuvveti kesilerek boğulmuştu.

Düşmanın cesedini denizde bırakmayan Osmanlı subayları, onu kıyıya kadar çekip getirmişti. 

Bugünkü kafayla bakarsak cesedin kurdun kuşun yemesine bırakılmaması bile büyük lütuftur.

İyi de bu ölen şahıs kimdi? 

Bir Fransız. 

Peki hangi dine mensuptu? 

Fransız olduğuna göre Katolik Hristiyan.

Ve Hristiyan olduğu için dinine uygun bir cenaze törenini mutlaka hak ediyordur. 

Peki bu Hristiyan nasıl gömülecekti mezara?

Mübarek ecdadımız Osmanlı bunu dahi düşündü.  

Çanakkale’de bazı Hristiyan köyleri bulunuyordu. Arandı, tarandı, neticede bir papaz bulundu, getirildi cenazenin başına ve ondan cenazeye dinî töreni icra etmesi istendi. Lakin papaz bunu kabul etmedi. 

Neden kabul etmedi, biliyor musunuz? Şundan: 

Papaz Ortodoks dinine mensuptu, elbette Hristiyan'dı ama o bir Ortodoks'tu. Cenaze ise Hristiyan ama Katolik birine aitti. Yani Ortodoksluk'taki cenaze duası, ayini her neyse başka, Katoliklik'te başkaydı. 

Velhasıl Ortodoks dinine mensup papaz, cenazeye son görevi yapmayı kabul etmedi. Çekip gitti.

Peki alnını öpmek haddimiz değil, eli öpülesi Osmanlı ne yaptı? 

Canı cehenneme, atın bir çukura mı dedi? 

Hiç der mi? Osmanlı bu. İslam medeniyetinin son çiçeklenişi, muhteşem sentezi, altın terkibidir o…

Savaş meydanlarında bileği bükülmeyen yiğitler, bu cenaze olayında insanlığa öyle bir ders verdi ki, duyunca sizin de olmaz bu kadar diyeceğinizden eminim.

Aradılar, taradılar; Çanakkale civarında bir Katolik Rum köyü bulunduğunu öğrendiler. Gittiler ve o köyün Katolik papazını alıp getirdiler (fotoğraftaki papaz odur) ve cenaze törenini kendi dini üzere yaptırıp, Katolik mühendis Bone’yi öyle toprağa verdiler.

Şimdi haykırıyoruz:

Yeryüzünde yaşayan milletler içerisinde toprağını işgale gelmiş düşmanının cenazesini bile sırf Allah’ın yarattığı bir can olması hasebiyle kendi dini üzere gömmeyi dert edinmiş başka bir millet var mıdır? 

Ve bu göz kamaştıran tablo, bize zaferlerin sadece savaş meydanlarında değil, insanlık bahsinde de kazanılabildiğini gösterdiği için ebedî bir iftihar kaynağıdır. 

Millet olarak bu fotoğrafla elbette iftihar edebiliriz ama aynı zamanda insanlığın da iftihar edebileceği örnek bir tablo değil midir bu? Hangi milletten olursa olsun bütün insanların iftihar tablosu…

1915 yılında neşredilen bir dergiden alındı yukarıdaki fotoğraf. Aradan geçen 111 yıl zarfında kendimizi dünyaya hakkıyla anlatamadıysak kabahat hep geçmişte midir?