Kurye sorunu: İstanbul’un iki tekerlekle imtihanı
Eskiden motorcu abilerimiz karizmaydı… Çocukluğumdan hatırlıyorum. Mahallede bir araya gelip gezilere giderlerdi. Kurye sistemi öncesi motosiklet bir araç değil hayat biçimi, bir felsefeydi. Motorcular toplumun en duyarlı insanlarıydı. Peki ne oldu da bu iki tekerli araçlar baş belası olarak görülmeye başladı?
İstanbul’un yolları artık sadece bir ulaşım ağı değil, her gün onlarca gencin hayata tutunma mücadelesi verdiği, ancak çoğu zaman asfaltın soğuk yüzüyle çarpıştığı bir arenaya dönüşmüş durumda.
Şehirde kayıtlı motosiklet ve scooter sayısı bir milyonu aşarak devasa bir orduya ulaştı. Ancak bu rakamın ardında yatan gerçek, özgürlük değil, sistemin dişlileri arasında ezilen bir teslimat zorunluluğudur.
Trafikte sıkça karşılaştığımız o gergin, kuralları hiçe sayan, her an bir kazaya davetiye çıkaran kurye profili, aslında bir tercihin değil, bir mecburiyetin sonucudur. Dijital platformların hız odaklı algoritmaları, kuryeyi bir insan olarak değil, bir teslimat süresi verisi olarak görüyor.
O iki tekerleğin üzerinde yalnızca trafikte makas atan, araçların arasından geçen, kaldırımlardan ilerleyen kendini bilmezler yok. Evine ekmek götürmek için hayatını bahse yatıran insanlar da var.
Biz "neden bu kadar acele ediyorlar?" diye sormaya devam ederken, onlar bir sonraki siparişi yetiştiremedikleri an evlerine götürecekleri gelirin azaldığı bir baskı cenderesinde.
2025 yılında yaklaşık 484 bin araç trafik kazasına karışmış. Bunların %32’si motosiklet. Bu kazalarda 1334 motosiklet sürücüsü ve 191 motosiklet yolcusu hayatını kaybetmiş. Bu korkunç rakamda yer alan her bir insan bu ülkenin değeriydi. Bir annenin oğlu ya da kızıydı. Bir çocuğun babasıydı. Bir eşti, kardeşti…
Engellenebilir miydi? Elbette… Sıkı denetim ve bilinçli sürücülerle bu mümkün.
Artık çağın getirdiği hız kompleksinden kurtulmamız lazım. Pizzamız 10 dakika geç gelse de olur. Bir insan su içmeden günlerce yaşayabilir. 1 saat sonra da gelse olur. Tuvalet kâğıdı yetiştirmek için kuryeler hız yapmamalı. Peki asıl sorumlu kim ve neler yapılabilir?
Kazaların büyük bölümü zamanla yarış sebebiyle gerçekleşiyor. Buna kota konulamaz mı? Kuryelerin dakikalarla yarıştığı bu yıpratıcı sistemi sonlandırmak için, günlük paket teslimatına makul bir kota sınırlaması getirilebilir. İnsan kapasitesini aşan her paket, trafikte potansiyel bir kaza demektir.
Sistemi kuran ve bu sistem üzerinden milyonlarca lira kazanan asıl sorumlulara gelelim.
Dijital platformların sorumlulukları artırılmalı. Alışveriş siteleri ve teslimat platformları, sadece aracılık eden tarafsız gözlemciler değildir. Trafik ihlallerinde ve kaza oranlarında bu devasa dijital şirketlerin cezai sorumluluğu artırılmalı. Hızlı teslimat baskısını körükleyen teşvik modelleri yasaklanmalıdır.
Sadece kuryeleri cezalandırmak bir çözüm değil, sorunun kendisidir. Trafik ihlallerinin temelinde yatan o yetişme telaşı ortadan kaldırılmadığı sürece, caydırıcılık sadece bir illüzyon olarak kalacaktır.
Kuryeler için özel park alanları ve bekleme noktaları inşa edilmeli. Şehrin ulaşım planlamasında bu görünmez ordu stratejik bir aktör olarak kabul edilmelidir.
Bugün İstanbul’un kaosu içerisinde o kuryenin kaskının altında bir baba, bir evlat, bir gelecek umudu var. Kendi vicdanımızı ve trafikteki huzurumuzu bu hız çılgınlığına kurban etmeyelim.
Artık daha az vaktimiz var, daha yoğunuz ve daha önemli işlerimiz var. Her şey bir an önce olup bitsin istiyoruz. Siparişimiz 10 dakika geç gelse kıyameti koparıyoruz.
Niye? Nereye yetişiyoruz? Bizi bir yere yetişmemiz gerektiğine ikna eden sistemin kodlarını anladığımızda, pizzamızın biraz soğuk olmasının, kanlı olmasından iyi olduğunu anlayacağız. 3 paket fazla götürmektense, akşam eve sağ salim gitmemizin daha önemli olduğunu kavrayacağız.