Para ve arzu eğrisi
Ezberlerin bozulduğu ve favorilerin her geçen gün değiştiği bir Dünya Kupası izliyoruz.
Daha doğrusu, bir tür psikolojik çökme ve yeniden doğma döngüsü izliyoruz.
Ben tabloyu, para ve arzu eğrisiyle biraz anlatmaya çalışacağım.
Almanya ve Hollanda gibi takımların erken vedası, hepimizi şaşırttı değil mi…
Ancak ben o kadar da şaşırmadım.
Bu Dünya Kupası’nda, oyun olarak çok daha organize duran ekipler sahneyi devraldı.
Peki, bu nasıl oluyor?
Ben bunu tek bir şeye indirgemiyorum.
Sürpriz değil bu…
Bu, bir sistem kırılması.
Modern futbolda oyuncu, hem yetenekli hem de çok yüksek ekonomik değeri olan bir profesyonel.
Bu kötü bir şey değil ama riskle ilişkiyi değiştiriyor.
Yüksek maaş, sürekli üst seviye rekabet, sürekli görünürlük…
Bunların hepsi, dışarıdan motivasyon gibi duruyor.
Ama sahada başka bir etkisi daha var.
Oyuncu artık daha az deneyen, yanlış yapmamaya çalışan birine dönüşüyor.
Ve turnuva futbolunda bu, çok tehlikeli.
Çünkü bana kalırsa Dünya Kupası doğruyu yapanın değil, cesur olanın turnuvası.
Risk azalınca oyun steril hale geliyor.
Steril oyun ise rakibin işini kolaylaştırıyor.
Mesela Hollanda ve Almanya’ya bakalım…
Almanya ya da Hollanda gibi ekipler, sahaya çıktıkları anda favori olarak başlıyor.
Favori olmak kulağa avantaj gibi geliyor ama aslında psikolojik bir borç yaratıyor.
Kazanmak zorundasın.
Bu zorunluluk, oyunu değiştiriyor.
Daha kontrollü, daha güvenli, daha az riskli futbol ortaya çıkıyor.
Ama turnuva bunu affetmiyor.
Skor gelmediğinde favori takım, yavaş yavaş sıkışıyor.
Sıkıştıkça riskten kaçıyor.
Riskten kaçtıkça üretkenlik düşüyor.
Turnuva futbolu risk ister.
Cesaret ister.
Bir anlık delilik ister.
Ama para ve statü arttıkça oyun daha steril hale geliyor.
Daha temiz, daha planlı ama aynı zamanda daha tahmin edilebilir.
Tahmin edilebilir futbol ise Dünya Kupası’nda en kırılgan şey.
Çünkü karşı tarafta kaybedecek şeyi daha az olan takımlar var.
Onlar için bu maçlar, bir fırsat.
Bu yüzden daha rahat koşuyorlar, daha rahat basıyorlar, daha rahat hata yapıyorlar.
Ve bu yüzden favori takımları turnuva dışına itebiliyorlar.
Mesela Demokratik Kongo, Fas gibi ülkelerin oyuncularında o “bedenini ortaya koyma” hali, hala çok çıplak.
Yerdeki topa kafayla giren, sınırını zorlayan, bazen fiziksel olarak tükenen oyuncu görüntüsü var.
Ya da sahada bitmiş gibi görünen ama hala koşan bir futbolcu…
Paraguay gibi ekiplerde, takım halinde bir oyundan zevk alma hali hissediyorsun.
Ama Avrupa’nın büyük takımlarında, sistem çok iyi, plan çok iyi, kalite çok yüksek…
Ama bir taşkınlık eksik.
Ve o taşkınlık o adanmışlık olmadan, Dünya Kupası biraz eksik kalıyor.
Bu yüzden Almanya’nın ya da Hollanda’nın elenmesi şok gibi görünse de aslında sistem içinde mümkün bir sonuç.
ANKARA, NATO’YA HAZIRLANIYOR
Bir şey itiraf ederek başlayayım…
Sosyal medyada dönen Ankara ve NATO paylaşımlarına, ne yalan söyleyeyim çok gülüyorum.
Mizah seviyesi çok yüksek paylaşımlar vardı.
Ankara, son günlerde bir NATO dönüşümü yaşıyor.
NATO Zirvesi hazırlıklarıyla birlikte şehirde başlayan düzenlemeler…
Yolların elden geçirilmesi, mazgalların yol kotuna alınması, bazı bölgelerde yoğunlaştırılmış temizlik ve taksicilerin tek tip kıyafete geçmesi…
Tabii, hal böyle olunca işin mizah tarafı hızlı büyüdü.
“NATO, Ankara’yı istemeye mi geliyor?” gibi yorumlar dönerken, asıl tartışma daha ciddi bir yere kaydı.
Vatandaşların bir kısmı, çok net bir soruyu dile getiriyor.
“Madem yapılabiliyordu, neden bugüne kadar yapılmadı?”
Aslında burada biraz sitem var.
Önemli bir ziyaret, büyük bir etkinlik ya da uluslararası bir toplantı geldiğinde şehir bir anda “optimize” oluyor.
Kaldırımlar düzenleniyor, yollar yenileniyor, trafik akışı yeniden tasarlanıyor…
Ve hal böyle olunca, vatandaş da sitemini dile getiriyor.
Ama hangi açıdan bakılırsa bakılsın, ortak bir gerçek var ki Ankara, şu an kendini daha görünür bir şeye hazırlıyor.
Vatandaşın tepkisi de bu yüzden sert ama anlaşılır.
Mesele, aslında biraz da yapılan işlerin zamanlaması.
Evet, Ankara’da çok olağanüstü bir süreç yaşanıyor.
Abartı mı?
Bırakalım buna Ankaralılar karar versin…