TÜM TÜRKİYE’Yİ BİRLEŞTİREN PAYLAŞIM
Türkiye’de siyaset çoğu zaman gürültülüdür.
Herkes konuşur, kimse kimseyi dinlemez.
Ama bazen bir olay olur ve o gürültü kısa bir anlığına kesilir.
Provokatör Yunan siyasetçinin yapay zeka ile üretilmiş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan paylaşımı, tam olarak böyle bir an yarattı.
Çünkü bu kez mesele, günlük siyasi tartışmaların ötesindeydi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan eleştirilebilir…
Bu, siyasetin doğasıdır.
Ancak söz konusu paylaşım, eleştirinin değil; dışarıdan kurulan bir tahkir dilinin ürünüydü.
Ve tam da bu nedenle, refleksler benzeşti.
Ve hepimiz bu paylaşım karşısında dimdik durduk.
Çünkü burada hedef alınan tek bir siyasi figür değil, bir ülkenin seçilmiş iradesiydi.
Yedirmeyiz kardeşim!
Bu tür provokasyonların Türkiye’de neden çoğu zaman ters teptiğini anlamak için uzun analizlere gerek yok.
Biz kendi içimizdeki tartışmaları “iç mesele” olarak görürüz.
Ve dışarıdan kimseye de bu hakkı vermeyiz.
Çünkü burada siyaset üstü bir eşik devreye girer.
Bu eşik parti kimliğinden, ideolojik ayrışmalardan ve günlük polemiklerden daha eski bir refleks.
Ne acı ki bir yapay zeka fotoğrafına düşecek kadar acizler.
Ve biliyoruz ki Türkiye’yi edilgen, iradesi başkalarının elinde bir ülke gibi resmetme arzuları çok fazla.
Çünkü istedikleri tam olarak bu.
Ama yemezler kardeşim; yine söylüyorum, yedirmezler.
Milletin iradesiyle üst üste seçimler kazanmış, ülkenin en üst makamında bulunan Cumhurbaşkanı'na dışarıdan herhangi bir kendini bilmez öyle kolay kolay dil uzatamaz.
Kutuplaşmamız derin olabilir, tartışmalar sert olabilir, hatta dil zaman zaman zehirli hale gelebilir.
Ama iş dışarıdan kurulan bir tahakküm diline geldiğinde, işte orada bir “dur” deriz.
Belki bu uzun süreli bir birlik hali değil
Belki yarın herkes yine kendi safına dönecek.
Ama o kısa anda verilen tepki açıkça gösterdi ki…
Türkiye’de siyasi görüşler ne kadar farklı olursa olsun…
İş memleketin onuruna dokunduğunda, kalpler aynı yerden atıyor, sesler aynı noktada yükseliyor.
Bu hadsiz paylaşım karşısında irademizi sahiplenen herkesi yürekten kutluyorum.
Biz birlikte güzeliz.
TFF’YE BİR HATIRLATMA
Pazartesi akşamı ben de herkes gibi televizyon karşısında Galatasaray–Trabzonspor maçını bekliyordum.
Trabzonspor’un ciddi eksikleri olduğunu biliyordum.
Açıkçası çok büyük bir umudum da yoktu.
Ama futbol böyle bir şey değil midir zaten?
Taraftarlık dediğimiz şey de biraz umutla, biraz inatla ekran başına geçmek değil midir?
Biz de bir umut bekledik.
Maç öncesinde ve sonrasında eleştirilerimiz elbette vardı, hala da var.
Ancak bugün meseleyi saha içinden çok daha büyük bir yerden ele almak istiyorum.
Buradan Türkiye Futbol Federasyonu’na birkaç sözüm var.
Maç Gaziantep’te oynandı.
Evet, fikir olarak bakıldığında bu güzel bir düşünce.
“Büyük kulüpler Anadolu’ya gitsin, Anadolu halkı futbol izlesin, yıldız oyuncuları yakından seyretsin” yaklaşımı, kulağa hoş geliyor.
Anadolu halkı Icardi’yi seyretsin, dünya yıldızlarını seyretsin…
Bu bakış açısına kim itiraz edebilir?
Ama işin bir de uygulama tarafı var.
Ocak ayı, Gaziantep’in en soğuk aylarından biri.
Bu, herhangi bir tahmin değil; bilimsel olarak önceden bilinebilecek bir gerçek.
Eksi 3–4 derecelerde, sahanın donma ihtimali bu kadar yüksekken, buna bağlı olarak dünya yıldızlarının sakatlanma riski ortadayken bu maç Antep’e nasıl verilebildi?
Diyelim ki burada bir planlama hatası yapıldı.
Olabilir…
Peki bu hata fark edildiğinde neden telafi edilmedi?
Pazartesi günü saat 20.30…
Hem haftanın en zor günü, hem de iş çıkışı sonrası ulaşımı zor, hem de dondurucu bir soğuk.
Bu maçı neden daha erken bir saatte oynatmadınız?
Neden hafta sonu, öğlen ya da öğleden sonra oynanmadı?
Cumartesi günü saat 15.00–16.00’da oynanan bir Galatasaray–Trabzonspor maçında tribünlerin çok daha dolu olmayacağını kim söyleyebilir?
Bu, hem atmosfer açısından hem de marka değeri açısından çok daha doğru olmaz mıydı?
Bir diğer mesele ise tribün fiyatları.
Kale arkaları doluydu.
Demek ki insanlar gelmek istemiş.
Ama maraton tribünlerine baktığınızda ciddi boşluklar vardı.
Neden?
Çünkü birçok insanın bütçesi o bilet fiyatlarını karşılamaya yetmedi.
Biraz daha makul fiyatlar belirlenseydi ne olurdu?
Tribünler dolar, görüntü daha güçlü olur, maçın televizyon yansıması daha değerli hale gelirdi.
Trabzonspor–Galatasaray derbisi, bu ligin en yüksek marka değerine sahip üç maçından biri.
Böyle bir karşılaşmayı boş tribünlere oynatmak gerçekten doğru mu?
Şimdi buradan açık açık sormak isterim.
Bu organizasyon anlayışı, bu planlama, bu fiyat politikası Türk futbolunun marka değerini yükseltiyor mu, yoksa düşürüyor mu?
TFF’yi bu noktada samimi bir şekilde düşünmeye davet ediyorum.
Çünkü futbol sadece 90 dakikadan ibaret değil arkadaşlar.
Futbol…
Atmosferdir, planlamadır, erişilebilirliktir, seyirciyle kurulan bağdır.
Ve bu bağ zayıfladıkça, marka değeri de sessizce erir.