Ümit Yenişehirli, Yunanistan'ın, toplumsal hafızasından çıkmayan 'Osmanlı korkusu'nu ve 'Müslüman Türk kompleksi'yle günümüze kadar süren tarihini, tarihsel olaylarla anlattığı bir yazı kaleme aldı.
Yunanistan; iki asrı zor bulan yavan tarihi, bu tarih boyunca hep birilerinin kollamasına muhtaç oluşu ve en önemlisi de bir türlü kurtulamadığı “Müslüman Türk kompleksi”yle enteresan bir ülke. Toplumsal hafızasından bir türlü çıkmayan “Osmanlı korkusu” ve ne kadar çok bağırırsa o kadar heybetli olacağı zannı ile malul Yunanistan’a, özellikle kriz zamanlarında iyice bir haller oluyor, sık sık boyundan büyük işlerin peşinden koşuyor. Bu (2025 yılı itibarıyla nüfusu 10,3 milyon) küçücük ülkenin en büyük ve temelsiz hayali ise “Megali Idea” (Büyük Ülkü) elbette. Bu ham hayale göre, “Eski Bizans toprakları geri alınacak, başkenti İstanbul olan büyük Helen İmparatorluğu kurulacak”mış!
Yunanistan, şimdilerde de - kim bilir kaçıncı kez - bir yandan Ege Adalarında Türkiye’nin “stratejik sabrını” zorlarken, diğer yandan da Kıbrıs’ı bir bütün olarak zikredip, adadaki Müslüman Türkler ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yok saymaca oynuyor.
MISIR’DAN, FENİKE’DEN PUTLAR İTHAL EDİP TAPINMIŞLARDI
Bugün, “Yunanistan” denilen yerlerin tarihine bakıldığında ise hemen her zaman dış etkilere açık, farklı kültürlerin baskın gücü karşısında ezilmiş bir coğrafya söz konusu. Yunan topluluklarının dışa bağımlılıktaki en bariz halleri ise özellikle inanç dünyasında görülmüştü. Yazılı tarihle birlikte Balkan bölgesinde var oldukları bilinen toplulukların oluşturduğu şehir devletlerinin (polis) bir toplamı olan antik Yunan’da sıklıkla “din / tanrı ithalatı” söz konusuydu.
Yaptıkları ticari seyahatler sırasında, özellikle Mezopotamya, Mısır ve Fenike’deki putlara tapımı gören Yunanlılar, bu putların benzerlerini Balkanlar ile Ege’nin iki kıyısına da taşımışlardı. Hatta, Yunanların ilgisini gören Mısır ve Fenikeli bazı hükümdarlar, kimi tapım heykellerini bu bölgeye hediye etmişlerdi. Putlar, o çağın zor şartlarında binlerce kilometre uzaktan Yunanistan’a getirilmişti.
İlk asırlarda inanç ve kültür açısından tam bir sömürge ülkesi olan Yunanistan bölgesi, Hz. İsa’dan kısa bir süre önce ise Roma İmparatorluğu’nun fiziki işgaliyle karşılaşmıştı. İlginç bir biçimde, antik Yunan dünyasının, günümüze kadar Batı alemini etkileyecek fikirsel birikimi de bu dönemde ortaya çıkmıştı. Roma, Yunanistan’ı askeri olarak fethetmiş ancak kültürel olarak bu eski toplumun kodlarına teslim olmuştu. Romalı yönetici ve zenginler, bir özentiyle Yunanca öğrenmiş, kültür ve sanatta da bu toplumun yörüngesine girilmişti. Hıristiyanlık sonrası ise bugün, “Yunan felsefesi – Roma hukuku – Hıristiyan inancı” şeklinde formüle edilen üçleme, önce Roma, sonra da Bizans’ın buralardaki mutlak hakimiyeti ile belirmişti. Hıristiyanlığın baskın olduğu bu dönemde “Yunan” (Helen) ifadesi, putperestliği tarifte bir küfür gibi kullanıldığı için bölge halkı artık “Romalı” anlamında Rumi olarak anılmaya başlamıştı.

OSMANLI İÇİN YUNANİSTAN ‘KÜFÜR DİYARI’YDI
Osmanlı Devleti ise İstanbul’un fethinden önce Balkanları ele geçirmişti. Bizans’ın giderek zayıfladığı bu dönemde, parça parça Rumeli’ye (Romalıların diyarı) yayılmaya başlayan (Dimetoka’nın fethi, 1361) Osmanlı için Atina ve çevresi ihtişamını kaybetmiş, orta ölçekli bir kaza merkeziydi. Osmanlı devlet aklı için bu bölgeler, bir yandan tahrif olmuş Hıristiyanlığın yaygın olduğu, diğer yandan da eski çağlardan kalan putlarla dolu bir “küfür diyarı”ydı.

ANTİK YUNAN TAPINAĞI CAMİ VE SİLAH DEPOSU OLMUŞTU
Bu nedenle de kolonizatör dervişlerin önderliğinde, ağırlıklı olarak Müslüman Türkmenler, iskan için Balkanlara gönderilmekteydi. Amaç İla-yı Klelimetullah’ı yaymak, halkı hak din İslam’la buluşturmaktı. Atina’daki Zeus ve Atena tapınaklarından biri olan Parthenon’un da yer aldığı Akropolis, - İzmir Bergama’daki Akropol de antik Yunan zamanı yapılmıştı - bir dönem silah ve mühimmat deposu olarak kullanılmış, yerleşkenin uygun bir yeri de cami olarak tahsis edilmişti. Bu arada, Akropolis’in bugünkü harabe hali ise Osmanlı ile savaşan Venediklilerin topçu ateşi sonucu oluşmuştu.

BAYRAĞI, KRALI, PARASI İTHAL BİR DEVLET!
Antik dönemler de dahil asırlar boyunca Slav ve Arnavut akınlarına maruz kalan Yunanistan’da demografik yapı ise hemen her zaman karışık olmuştu. Bir köy toplumu olan eğitimsiz Yunan kitleleri, geldikleri yerlere olan bağlılıklarının da tesiriyle - Osmanlı’nın adil idaresine rağmen - dış tahriklere açık bir durumdaydı. Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemiyle birlikte de Batılı düşünürlerin de etkisiyle “ulus devlet” sevdasına kapılan Yunanlıların, 1821’de Mora’da başlattıkları isyan hareketi, yıllar boyunca Müslüman Türk toplumun katledilmesi eşliğinde nihayet 3 Şubat 1830’da bir devlet kurulmasıyla sonuçlanmıştı.
Osmanlı tebaası Yunanlıların bu devleti kurmasına ise 22 Mart 1829’da Londra’da toplanan konferansta; garantör devletler olan İngiltere, Fransa ve Rusya karar vermişti. Osmanlı da bu anlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştı. 3 Şubat 1830’da kurulan “Yunan Krallığı”; sokma akılla var edilişi, hepsi de ithal, bayrak, kral, para ve bürokratik kadrosuyla fevkalade sentetik ve tuhaf bir devletti.
Öncelikle “hükümranlık alametlerinden” biri olan mavi zemin üzerine beyaz renkli şeritler ve sol üst köşesindeki beyaz bir haçtan oluşan Yunan bayrağının şekli, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin flamasından çalınmaydı. Bayrağın renkleri ise Yunanistan’ın ilk “ithal kralı” olan Prens Otto’nun ülkesi Bavyera’nın milli renklerinden aparmaydı.

ELEMAN ARAR GİBİ KRAL ARAMIŞLARDI
“Yunan milliyetçileri”nin kabul ettiği protokol şartlarına göre, Avrupa hanedanlarından birisi “Yunan Krallığı”nın kurucusu olacaktı. Yunanlılar, adeta “eleman arar gibi” kral aramaya başlamışlardı. Önce, Belçika Kralı olmaya hazırlanan Saxe-Coburg Prensi Leopold’a teklif götürülmüş, ancak Leopold, sınırların savunulamaz olduğunu düşünerek bu teklifi kabul etmemişti. Sonunda 1832'de, Bavyera’dan, henüz 17 yaşında olan Prens Otto’da karar kılınmıştı. İngiliz savaş gemisine Bavyera Prensi olarak binen Otto, Nafplion limanına ayak bastığında ise artık “Yunanistan Kralı”ydı. Gemi, Alman bürokrat, asker, mimar, mühendis ve finansçılarla doluydu.
Yunanistan’ın “bağımsızlığı” da bir tuhaftı. Bütün resmi belgelerde, bu yeni devlet için “bağımsız” ibaresi yer alsa da fiilen İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ortak protektorası (koruması) geçerliydi. Ülke içindeki siyasi partiler bile “İngiliz Partisi, Fransız Partisi, Rus Partisi” gibi isimlerle anılıyordu. Bu üç devlet (guarantor powers); para biriminin ne olacağı, halktan ne kadar vergi toplanacağı, bütçenin ne kadarının dışarından ithal edileceği, askeri gücün hacmi, dış politikada hangi hatta ilerleneceği gibi konularda karar verici konumdaydı. Borçla sağlanan ithal bütçe ise Yunan halkına değil, kralla ülkeye gelen bürokratların maaşları ile Alman mimarisi etkisindeki gösterişli devlet yapılarının inşasında kullanılıyordu.

ANTİK YUNAN ROMANTİZMİNE KARŞI YUNAN DAĞ KÖYLÜSÜ
Bu süreçte, Batı entelektüel dünyasındaki “antik Yunan romantizmi”nin tuhaf etkileri de görülmüştü. Sömürgeci Batılı devletler, medeniyetin kökenlerinin sürekli olarak ilahi dinler ve Ortadoğu’yu işaret etmesinden duydukları rahatsızlıkla “saf/beyaz Avrupalı” mitini uydurmuşlardı. Avrupa merkezli tarih anlayışı çerçevesinde, “sarı saç mavi göz” edebiyatıyla putperest antik Yunan ve ardılı Roma’yı medeniyetin biricik kökeni gibi gösterme gayreti vardı.
Öyle ki, Batılı sanat çevrelerinde, Yunan heykellerinin aslında renkli olduğu – elbette Mısırdan gelen heykeller siyah ya da esmer teni yansıtıyordu - zamanla renklerinin kaybolduğu gerçeği bile inkar edilmiş, “saf beyaz temiz heykel” güzellemesi yapılmıştı. Bu tür yalanlara dayalı gülünç çabalara isyan eden İngiliz tarihçi Martin Bernal da (ö. 2013) “Kara Atena – Eski Yunan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi?” kitabını bu tepkiyle yazmıştı.
İşte, yeni kurdurdukları devletin sınırları içinde “antik Yunan hayalleri” gören Batılılar, bu uğurda başkenti bile değiştirmişlerdi. İlk başkent Nafplion olmuş, ancak burayı fazla antik Yunan bulmayan karar vericiler dört yıl sonra, Yunan tanrılarının meskeni kabul edilen, eski çağların harabeleri içindeki Atina’yı başkent yapmışlardı. İlerleyen yıllarda Zeus – Atena Tapınağı çevresinde romantik geziler düzenleyip, “Klasik Yunan”dan izler arayan birçok Batılı yazar, bölgedeki halkın Platon, Sokrat veya Aristo ile pek alakası olmayan dağ köylüsü Yunanlılar olduğunu hayal kırıklığı içinde öğreneceklerdi. Yine de “bağımsızlık” sonrası tarihini yazan resmi tarih yazıcıları adeta bir gece içinde Arnavut, Sırp, Makedon köken taşıyan milyonlarca insanı, “saf Helen” ilan etmişlerdi.

DİLİ BİLE SAHTE
Öte yandan, Yunanistan kurulduğunda halkın konuştuğu Demotiki, içinde bolca Türkçe, Arnavutça ve Slavca kelime barındıran yaşayan bir dildi. Ancak Batılı kültür sanat çevreleri ile onların peşinden seğirten yazarçizer takımı Yunanlılar, bu dili “kirli” bulup masa başında “Katharevousa” (Öz Yunanca) adında yapay, antik Yunancaya öykünen bir dil icat etmişlerdi.
- Martin Bernal, “Kara Atena – Eski Yunan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi?”, Kaynak Yayınları, İstanbul 2016
- Yunanistan Maddesi, Britannica Ansiklopedisi

