Ümit Yenişehirli, Türkiye'de yaşanan başıboş sokak köpeği sorunu ve sorunu marjinal tutumları nedeniyle çözümsüzlüğe sürükleyen hayvanseverler üzerinden insan-evcil hayvan ilişkilerini kaleme aldı.
Başıboş sokak köpekleri sorununa yönelik çözüm odaklı yaklaşımlar giderek artarken, köpek severliği “başka bir seviye”ye taşıyan çevrelerin eylemleri de gündemi sürekli meşgul ediyor. Gösterilerdeki içerikler ise her geçen gün daha da –en hafif tabirle– tuhaflaşıyor. Anlaşılması güç sözleri peş peşe sıralamak, başta çığlık olmak üzere birbirinden garip nidaları çıkartmak, vücudunu boyamak, köpek taklidi yapmak bunlardan bazıları.
Geniş halk kesimi, başıboş sokak köpeklerinin kontrol altına alınma çabalarını takdirle karşılıyor. Bir grup köpek sever ise bu gelişmelerden mutsuz olduğunu saklamıyor. Kitlenin, protestolar için eylem ve ritüel çeşitliliği arayışı sürerken, tarihten süzülenler ise insan-köpek ilişkilerinin ne kadar abartılabileceğine dair örneklerle dolu.
“KÖPEK TANRILAR”IN SADIK İNANANLARI
Eski dünyada köpeklere duyulan sevgi, çoğu zaman bu hayvanları “ilahlaştırma” noktasına varmıştı. Birçok antik pagan toplum ya doğrudan köpeklere tapıyor ya da onları tanrısal birer elçi olarak görüyordu. Antik çağ insanı, köpeklerin “hayat ile ölüm arasındaki sınırın bekçileri” olduğuna inanıyordu.
Mısırlılar, mumyalama tanrısı olan Anubis isimli köpeğe tapınmak için Cynopolis (köpek şehirleri) kurmuşlardı. Bu şehirlerde rahipler, binlerce köpek besler, tapınaklardaki hayvanların yem ihtiyacı halkın bağışlarıyla karşılanırdı. Aztekler ise tanrı Xolotl’un bir köpek olduğunu hayal ediyorlardı. Ülkenin dört bir yanında köpek heykelleri vardı. Bugün de Güney Amerika’daki bazı bölgelerde Xolo türü köpek “kutsal” sayılmakta. Sümer ve Babil’de köpekler, “şifacı tanrı temsilcileri”ydi. Zerdüştlük dönemi İran’ında, Nepal’deki Hindu inanışlarında da köpek “ilahi bir varlık” olarak görülmekteydi. Mayalarda ise köpekler kutsal sayılsa da kurban olarak da önemliydi. Koyu benekli beyaz köpekler, kakao şenliklerinde kurban edilmekteydi.

ÖLEN KÖPEKLERİ İÇİN BAŞ VE KAŞLARINI KAZITIRLARDI
Tıpkı bugün olduğu gibi geçmişte de köpek sevgisi, sık sık insan hayatının önüne geçecek seviyelere ulaşmıştı. Eski Yunan ve Roma’da, hayatını kaybeden fakirler için mezar kazma, mezarlıkta yer alma gibi “külfetlere” girilmeyip, cesetler şehir çöplüğüne bırakılırdı. Bu insanlık dışı tutuma karşılık, kimi köpekler için ise gösterişli mezarlar inşa edilir, büstleri dikilir, portreleri yaptırılırdı. Antik Mısır’da ise bir evde köpek öldüğünde, ev halkı yas tutmak için kaşları da dahil vücutlarındaki tüm tüyleri kazıtırdı. Köpek cenazesi çıkan evlerin çevresinde hayat yavaşlar, gürültülü, eğlenceli etkinliklere yas süresince ara verilirdi.

İSKENDER, KÖPEĞİ PERİTAS İÇİN BİR ŞEHİR KURMUŞTU
Kendini “tanrı” ilan eden, en yakın arkadaşını ziyafet sofrasında “canı öyle istediği için” mızrakla öldüren, atı Bucephalus’un ölümümün ardından devasa bir cenaze töreni düzenleyen, “erkek sevgilisi” Hephaestion ölünce kahrından şehir surlarını yıktıran Makedon imparator İskender, köpeği Peritas’a da hastalıklı bir sevgiyle bağlıydı.
İskender, Peritas öldüğünde, onun adına bir şehir kurup, kentin birçok yerine köpeğinin büst, heykel ve değişik formda anıtlarını diktirmişti. İskender’in bu tavrı, dönemin putperest antik toplumlarında sıklıkla görülen irrasyonel, hurafe ve saçmalık yüklü pratikleri bile geride bırakan bir aşırılıktı.

USTA TERZİLERİN PAHALI KUMAŞLARLA “GİYDİRDİĞİ” KÖPEKLER
Avrupa toplumları, Orta Çağ’da köpeklerle nispeten makul bir birlikte yaşama gerçekleştirse de özellikle 18 ve 19’uncu yüzyıllarda, kendilerine “aristokrat” diyen kesimler eliyle yine aşırı köpek sevgisine dair absürd tutumlar sergilenmişti. Bu kesimin anlayışına göre köpekler, sınıfsal bir üstünlük göstergesiydi. Fakirler, köpekler için özel şeyler yapamaz, bunun için para harcayamazdı. Aristokrasi ise köpekleri giderek “insanlaştırmaya” (antropomorfizm) başlamıştı. Bu amaçla zenginler, usta terzilere yüksek ücretler ödeyip, pahalı kumaşlarla köpekleri için elbiseler diktirmekteydi.

“MİZANTROPİ”NİN 300 YILLIK GEÇMİŞİ
Sosyal medyada sıklıkla görülen, “Köpekler insanlardan daha iyidir. Bir insan ölse üzülmem ama köpeğe üzülürüm.” ya da bir köpek saldırısı karşısında “Orada ne işi vardı? Hayvan hissetmiştir.” gibi söylemlerin kökeni de aslında 1700’li yıllara kadar uzanmakta. Modern psikolojide, “mizantropi” (insan sevmezlik) ve “seçici empati paradoksu” olarak tanımlanan bu sapma, dönemdeki vasiyet skandallarıyla görünür hale gelmişti.
Avrupa’daki bazı zenginler, 1700’lü, 1800’li yıllarda, akrabalarını ve muhtaç durumdaki çalışanlarını görmezden gelirken, devasa miraslarını ise köpeklerine bırakmışlardı. Dönemin gazetelerinde bu akıl tutulması haller, “insanlığın sonu” gibi başlıklarla haberleştirilmişti. Fransız saraylarında, köpekler için özel aşçılar çalıştırılıp, gümüş kaplarda yemek servis edilirken, sarayın hemen dışındaki halk ise açlıkla boğuşmaktaydı. Modern zamanlarda ise ABD’li “emlak kraliçesi” Leona Helmsley, 2007 yılındaki ölümümün ardından açılan vasiyetinde, birçok yakın akrabasını mirasından mahrum ederken, köpeği Trouble’a tam 12 milyon dolarlık bir fon bırakmıştı.

PET-DİNDARLIĞI VE YEDEK SOSYALLEŞME
Aşırı köpek severliğe ilişkin, sosyoloji literatürüne yeni yeni girmekte olan iki kavram da problemin derinlikli boyutuna dair fikir vermekte. Bunlardan “pet-dindarlığı” (pet-religiosity) terimi, geleneksel dini bağların zayıfladığı toplumlarda, evcil hayvan, özellikle köpek bakımının bir tür ritüel ve kutsiyet kazanacak biçime dönüşmesini anlatmakta. Kişi böylece, manevi boşluğunu, köpeğine gösterdiği aşırı sadakat ve hizmetle doldurmaya çalışmakta.
Diğer terim olan, “yedek sosyalleşme” ise kişinin insanlarla sağlıklı bağ kuramadığı veya sosyal hayattan dışlandığı durumlarda, köpeğini bir “yedek sosyal partner” olarak kullanmasını anlatıyor. Kavramla kişinin insani ilişkilerden neredeyse tamamen çekilmesine odaklanılıyor.
- Constance B. Vanacore, Köpek Maddesi, Britannica Ansiklopedisi
- Joshua Rapp, "Antik Mayalar İçin Köpeklerin Anlamı", National Geographic, 16 Nisan 2026

